Her ne kadar salonunun en geniş duvarının tamamı kütüphane olan, her an kitap okunan bir evde büyümüş olsam da, kendimi bildim bileli hep çok okurdum desem yalan olur. Neye tepki olduğunu bilmiyorum ama okuma tutkum, seneler sonra kendi evim ve kendi kütüphanem olmasıyla başladı, zamanla takıntıya dönüştü, seneler içinde de önünde hayranlıkla durup seyrettiğim, dokunduğum, sevdiğim, dörtbine yakın kitabı olan bir kütüphanem olmuş oldu.

Kitaplarımızı hepimiz severiz ama içlerinden bazılarını biraz daha fazla severiz sanki, öyle değil mi? Bazıları sanki bizim için, bizim başımızdan geçenleri bilen biri tarafından yazılmış, satır aralarına da sadece bizim anlayabileceğimiz derinlikte, bize göz kırpan kısa mesajlar konmuş gibi gelir, hayatımıza, ruhumuza, zihnimize görünmez bir el gibi dokunup, iz bırakırlar; işte onların yeri ayrıdır. Başkalarının esin perileri tarafından dillendirilmiş olsa da, anlaşılmış olmak içimizdeki yalnızlık duygusunu sarar, iyileştirir. En azından bu benim için böyle…

Hepimizin, hayatı boyunca çok defalar okuduğu, her aldığı yaşta sanki ilk defa okuyormuş gibi farklı bir cümlesini fark ettiği, başka anlamlar çıkardığı ve her seferinde, boşuna sevmemiş olduğuna emin olduğu kitaplar vardır. İşte kaç kere okuduğumu bilmeyecek kadar çok kereler okuduğum bazı kitaplar, ilk aklıma gelenler…

Siddhartha – Herman Hesse
Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar
Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Nietzsche
Maya – Sinan’ın Mayası – İlk Kötülük (Üçleme) – Leyla İpekçi
Ölümsüzlük – Milan Kundera
Bir Gün Tek Başına – Vedat Türkali
Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupery
Yüksek Topuklar – Murathan Mungan
Portakal Kız – Jostein Gaarder
47’liler – Füruzan
Haç – Paulo Coelho
Koku – Patrick Süskind
İki Yeşil Susamuru – Kumral Ada Mavi Tuna – Buket Uzuner
Işık Bahçeleri – Amin Maalouf

Ve Evren Yiğit’in’ Aşk Yüzünden’ kitabından ‘Gölge’ adlı öyküsü ..
Her okuduğumda beni çarpar nedense …
İşte aşağıda, çok kısa ama bir o kadar çarpıcı ..

GÖLGE – Evren Yiğit

Onunla ilk tanıştığımızda her yer günlük güneşlikti. Üstümde kotum, spor ayakkabılarım vardı. Saçlarım parıl parıldı. Gözlerim ışıltılı. Sıcaktım. Üşümüyordum. Çok kısa bir süre sonra beraber olmaya başladık. Hemen ardından da bana evlenme teklif etti. Evlendik. Evlendiğimizin ertesi günü sabah perdeyi açtım. Güneşi göremedim. Her yer karanlıktı. Anlamadım. Çünkü aslında mevsim yazdı. Ama çok umursamadım. Daha ertesi gün, yine karanlıktı. Sanki önünde biri duruyordu güneşin.
Bir sene böyle geçti. Önce depresyona girdim güneşsizlikten. İkinci sene kemiklerim çatırdamaya başladı. Üçüncü sene romatizma oldum, nemden. Dördünce sene, beni uzun senelerdir görmeyen bir arkadaşıma denk geldim yolda. Kamburum çıkmış bir halde görünce beni, “Ne oldu sana?” diye sordu. “Senin parlak saçların, ne dik bir sırtın vardı.” Güneşsiz gökyüzünü gösterdim. “Size bir şey olmuyor mu? Kaç senedir güneş yok. Ben mi çok hassasım acaba?” dedim.
Gülümsedi: “Birinin gölgesinde kalmışsın sen!”
“Ne demek o?” dedim.
“Birinin gölgesinde kalmışsın işte…” dedi. “Güneş var şu anda. Senin için yoktur ama. Bir arkadaşımın daha başına gelmişti bu. En sonunda kadın buza dönüştü. Kimse kıramadı. Hiçbir şey ısıtamadı onu…”
“Peki” dedim, anlamaya çalışarak, “Güneş var mı ki? Şu anda gerçekten güneşli mi hava?”
“Evet” dedi. Baktım, hakikaten de saçları parıl parıldı. Gözleri ışıltılı. Üşümüyordu da. İncecik bir gömlekle dolaşabiliyordu sokakta. Öpüştük, ayrıldık. Kafamda bir düşünceyle eve döndüm ben de. Gölgesinde mi kalmıştım hakikaten birinin?
O eve geldi sonra. “Ne düşünüyorsun bakayım” dedi.
“Güneşi ne kadar özlediğimi…” dedim.
Başka soru sormadı.
Ertesi gün ayrıldık.